http://www.youtube.com/watch?v=45-5k86_Tpw gece27 - Blogcu



gece27

2/6/2007 - Nimetlerin Hakkını Vermeme Endişesi

İnsanlık, Cenab-ı Hakkın kullarına ihsan ettiği en büyük nimetlerdendir. Hem ruhen, hem bedenen insan olarak yaratılma kadar kaç büyük nimet vardır? Sayısız yaratık içerisinde en şerefli, yeryüzünün halifesi olabilecek bir makama yükseltilme büyük bir ihsan ve ikram-ı İlâhî değil de nedir?

Ancak bu nimet, büyüklüğü ölçüsünde sorumluluk da gerektirmektedir. Bu sorumluluk dağ ve göklerin altından kalkamayacağı kadar büyüklüktedir. Âyette “emanet” kelimesiyle ifade edilen bu sorumluluğu taşıyabilme, insanlık gereği İslâm dairesine girme, farzları yapıp haramlardan kaçınma, kulluk tavrını takınmakla kendini gösterir.

Bu sorumluluğun şuurunda olan her İslâm büyüğü, onun altında ezilmiş, titremiş, Allah’ın sonsuz ikram ve ihsanları yanında yaptıklarını azımzamış, hatta hiç hükmünde görmüşlerdir.

Âişe Validemizin çokça ibadetine rağmen bunları yetersiz gördüğünü, Allah’tan alabildiğine korktuğunu, ölüm yaklaştığında, sorumluluğun ağırlığı sebebiyle, “Keşke yaratılmasaydım, keşke bir ağaç [veya ağacın yaprağı] olsaydım, tesbih eder, üzerimdeki borcu öderdim.” Hz. Meryem’in sözünden1 iktibasla da, “Keşke ölünce unutulup gitsem” dediğini biliyoruz. Onun şöyle dediği de rivayet edilir: “Allah’a yemin olsun! Bir ağaç olmayı ne kadar isterdim. Allah’a yemin olsun, toprak olmayı ne kadar isterdim. Allah’a yemin olsun, Allah’ın beni hiç yaratmamış olduğunu ne kadar isterdim.”

İbni Abbas (r.a.) vefatına yakın bir zamanda gelip onu övmüş. O da böyle övgüleri istemediğini, unutulup gitmeyi istediğini söylemişti. Onun “Evlerinizde oturun”2 âyetini okuyunca başörtüsünü ıslatıncaya kadar ağladığını da biliyoruz.3

İslâmı ilk defa tanıyıp Tekâsür’le Asr Sûresini öğrenen bir Sahabînin şu ibretli hadisesi oldukça düşündürücüdür. Zengin bir aile çocuğu olan bu Sahabî, İslâmla şereflendiği günlerde diğer Sahabîler gibi hicret etme zorunda kalıyordu. Çünkü ya putlara tapan anne babasıyla beraber kalacak, ya da inancı uğruna herşeye bir tekme atıp hicret edecekti. O, ikinci yolu tercih edip gömleğini alıp hicret etti. Resûlullah onu, denklik olsun diye Ensar’dan zengin birinin kızıyla evlendirdi. Ne var ki gerdek gecesi odasına girmesiyle çıkması bir olmuştu delikanlının. Ortalıktan kaybolmuştu. Durumu Resûlullaha bildirdiklerinde, “Onu bulup bana getirin” emrini verdi. Onlar da arayıp mescidde buldular. Getirdiklerinde Allah Resûlü, niçin böyle yaptığını sordu. O da sebebini şöyle anlattı:

“Biliyorsunuz ya Resûlallah, ben yeni Müslüman oldum. Ve bugüne kadar da sizden iki sûre öğrendim. Biri Asr, diğeri de Tekâsür Sûresi. Tekâsür Sûresinin sonuncu âyeti, “Sonra o gün faydalandığınız her türlü nimetten sorguya çekileceksiniz” diye bitiyor. Ben ise odaya girdiğimde şatafatlı, lüks bir ortamla karşılaştım. Bunların hesabını veremem, bu yükün altından kalkamam” düşüncesiyle kaçtım.

Ne dersiniz, maddeten ve mânen fedâkârlıkları üstlenmez, îman ve Kur’ân hizmetine koşmazsak, halimiz nice olur? Bunca nimetin hesabını nasıl veririz?



--------------------------------------------------------------------------------

1. Meryem Sûresi, 33.
2. Ahzab Sûresi, 33.
3. Sahabe Dünyası, s. 60-61.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/4/2007 - "YÜREK ISITMAK O KADAR ZOR MU...?"

  • "Babam bana hiç aferin demedi hocam!"

    Gözlerine baktım çocuğun, ışıl ışıl parlıyor sanki.
    Yüreğin gözlerine yansımı adeta.
    O yaşlar hiç yakışmıyordu gözlerine.
    Yüreğinde yanan ateş "gözlerinde" yaşa dönüşüyordu.
    "Ne oldu oğlum?" dedim.
    Gözkapaklarını sıktı. Hıçkırmaya başladı.
    Sustum. "Kocaman adam ağlar mı?", dedirtmemek için dişlerimi sıktım. Sesimin titremesine engel olamadım. "Ağla oğlum" dedim. "Ağla! Gözyaşları, yürek yangınına yetişen itfaiyecilerdir. " Mardin de çok yorulmuştu benim itfaiyecilerim diyesim geldi. Ama ne demek istediğimi anlamayacaktı . Sadece sustum. Rahatlamasını bekledim.
    Hıçkırıkları yavaş yavaş azalmaya başladı. Eline bir kağıt mendil verdim. Burnunu sildi. Son birkaç damlayı da silince yangının hafiflediğini anladım.
    "Neyin var oğlum!" dedim.
    "Babam" dedi yutkundu.
    "Bir şey mi oldu babana?" diye korkarak sordum.
    "Yok hocam!" dedi.
    "Dövdü mü baban seni?" diye sordum.
    "öyle bir şey değil hocam. Nasıl anlatsam.." dedi ve sustu.
    Birkaç dakika boşluğa baktıktan sonra "Hani siz ban biraz önce 'ne oldu oğlum?' dediniz ya.."
    Sesi yine titredi.
    "Babam bana hiç "oğlum" demiyor. Ya da ben hatırlamıyorum hocam! "Hep eleştiriyor beni. Hiçbir şeyimi beğenmiyor. Babam bana bir defa bile 'aferin oğlum!' demedi."
    Daha fazla konuşmadı.
    Sadece o mu? Bende konuşmadım.

    * * * * * *

    Her şeyin sözlük tarifi var belki. Ama "sevgi" kavramını nasıl anlatırız ki? Her şeyin bir alternatifi var mutlaka. Ama "sevgi" duygusunun yerini neyle nasıl doldurabilirsiniz ki?
    Mesleğe ilk başladığım yıldı galiba. On dört yaşlarında bir öğrencim sık sık odama gelip "Hocam size sarılabilir miyim?" diye sorardı. Her seferinde ayağa kalkardım ve onu kucaklardım. önceleri bunu niye yaptığını anlamamıştım. Mesleğe yeni başladığımdan olsa gerek, yüreğini ısıtmak için bana sarıldığını bilmiyordum. ,..
    Ama bu öğrencimin niçin ağladığını çok iyi biliyordum.

    * * * * * * *

    Bu yazıyı kaleme alırken Halil Bey geldi aklıma.
    Halil Bey
    1999 Gölcük depreminde evini, büyük kızını ve iki kolunu kaybetmişti. Halil Bey şimdi diyor ki; "Allah (c.c.) bize iki kolu çalışmaktan öte sevgiyi göstermek için vermişti Bize verilen iki kolun en mühim görevi sevdiklerine sarılmakmış Yüreğimizdeki sevgiyi tanımak için kullanılan elleri, ben dövmekte ve hakarette kullandım." 

    Hali Bey'in bende resmi yok. Ama nice zamandır 

    bende bulunan bu fotoğrafı, zihninizde bu sevgi ve
    ilişkiyi  canlandırması açısından paylaşmak istedim.

     Sonra da adeta haykırıyor Halil Bey ve diyor ki;
    "Ey iki kolu sağlam insanlar! En sevdikleri hâlâ yanında olanlar! Durmayın sarılın. Benim protez kollarım yüreğimi yavruma taşımıyor."
    Ne kadar acı bir isyan. Allah hiçbir anneye, hiçbir babaya böyle bir acı yaşatmasın. Evladını kucaklamak istediği halde kolları olmadığı için evlatlarını bağrına basamayan bir babanın çektiği sıkıntıyı tarif etmek imkânsızdır.

    * * * * * * *

    Baktım yerinden kalktı öğrencim. Odadan çıkacak. Anladım ki derdini anlatarak rahatlamıştı O kapıyı varmadan ben yanına koştum. Parmaklarımı saçlarının arasında gezdirirken kendime çektim ve sarıldım. Sanki benden ilk hamleyi bekliyormuş gibi oda bana sarıldı. Bağrıma bastım. O küçük kalbinin atığını hissediyordum.

    Sizin kollarınız var mı?

    çocuklarınız da varsa bence hemen kucaklayın onları.

    Halil Bey'in isyanını tekrar okuyun

    Kendi kollarını değil, evlatlarının sıcaklığını özlüyor Halil Bey.

    Yavrunuzun yüreğini ısıtın
    Tabi kendi yüreğinizi de.

 

  1.  
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

hayat,yaşamayı;mutluluk, gülümsemeyi;sevgi haketmeyi;dostluk paylaşmayı bilen için vardır.

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
e-posta

Kategoriler

Arkadaşlarım

mansur
saadetbayrifidan